Amerika Amerika, Türkler dünya durdukça,
beraberdir seninle hürriyet savaşında. 

Gençlerimiz muhtemelen ilk defa duymuştur ama, yaşı 60’ın üzerinde olanlar bu şarkıyı eminim çok iyi hatırlar. 1950’li yılların pop starı Celal İnce söylüyordu. Demokrat Parti iktidara gelir gelmez Amerikan yalakalığı tavan yapmıştı, Celal İnce’nin bu şarkısı hit olmuştu.

Amerika’nın Sesi Radyosu Türkçe yayına başlamıştı, bu şarkıyı tek taraflı plastik plaklara onbinlerce adet basmışlardı, dostluğun hediyesi olarak Türkiye’de “bedava” dağıtmışlardı. Plağın ambalajında New York ve İstanbul’un fotoğrafları vardı. Ayrıca, Roosevelt, Thomas Jefferson, George Washington, Namık Kemal, Ziya Gökalp ve Atatürk’ün özgürlük konusundaki sözleri yer alıyordu.

Aslına bakarsanız, Kore Savaşı sırasında ABD Dışişleri Bakanı John Dulles bu “kardeşliğimizi” gayet açık izah etmişti, “En ucuz askeri Türkiye’den temin ediyoruz, Türk askerinin maliyeti 23 cent’e denk geliyor” demişti!

John Dulles’in kardeşi CIA başkanıydı. Dünyadaki bütün “insan pazarları”na bakmışlardı, tezgahlardaki en ucuz fiyat bizim alnımızda yazıyordu.

Sayın ahalimiz “Amerika Amerikaaa” diye Celal İnce’nin şarkısını gururla söylerken, Nazım Hikmet oturdu, “23 sentlik asker” şiirini kaleme aldı.

Mister Dallas, sizden saklamak olmaz / hayat pahalı biraz bizim memlekette / mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti, Ankara’da 23 sente… / Yahut iki kilo kuru soğan / yahut bir kilodan biraz fazla mercimek / elli santim kefen bezi / yahut da bir aylığına yirmi yaşlarında bir tane insan! 

Adam başı maliyetimiz 23 cent’ti… Aradan yıllar geçince, renkli devrimlerin sponsoru, liboşların gurusu George Soros, Sabancı Üniversitesi’nde konferans verip, daha şık izah edecekti, “Türkiye’nin en iyi ihracat ürünü ordusudur” diyecekti!

Hatta hiç unutmam, 1 Mart Tezkeresi döneminde Amerikan medyası yazmıştı… Pentagon, Afganistan’daki bin Amerikan askeri için ayda 28 milyon dolar harcıyordu, oraya gönderdiğimiz bin Türk askeri için ise sadece 4.5 milyon dolar harcanıyordu. Yani, Türkiye aynı görevi altı kat ucuza yapıyordu. Ne kadar gurur duysak azdı!

Bilahare, ABD eski başkanı Reagan’ın hatıralarını anlattığı “Reagan Günceleri” isimli kitabı piyasaya çıktı. Bizimle alakalı bölümü ibret vericiydi. “Türkiye bizim güvenliğimizin parçasıdır, bir Türk askeri yılda 6 bin dolara mal oluyor, eğer onu bir Amerikan askeriyle değiştirmeye mecbur kalırsak, maliyetimiz 90 bin dolara çıkıyor” diyordu. Hesap gayet mantıklıydı… Coni’nin günlüğü 246 dolarken, Mehmet’in günlüğü 16 dolardı.

Canımızın fiyatı 23 cent’ten 16 dolara çıkmıştı ama, eskiden altı kat ucuza ölürken, artık 15 kat ucuza ölüyorduk… Fiyatımız artarken, değerimiz ucuzluyordu, ABD sürümden kazanıyordu!

Gel gör ki, bizden daha ucuz olanlar, bizden daha kullanışlı olanlar da vardı. 15 Ağustos 1984… Gün geceye, kavurucu sıcak ayaza dönüyordu, trok trok trok trok… Tok vuruşlar sessizliği yırttı. Tarihte ilk kez kalleş kaleş sesi duyuluyordu. Eruh ve Şemdinli basılıyordu. İhanetin miladıydı.

(PKK ilk kez vurduğunda henüz PKK diye bir kavram bile bilinmiyordu, Apocular diye tanınıyorlardı. Basit bir eşkıya faaliyeti olarak görülmüştü, devleti yönetenler meselenin önemini süzememişti. Halbuki… 3T’nin ilk T’si devreye sokulmuştu. Terörün T’si, tanıtmanın T’si, toprağın T’si.) 

(EOKA mesela, Kıbrıs’ta terörle başlamıştı, davasını böyle tanıtmıştı, neticede toprak aldı, devlet kurdu… ASALA mesela, terörle başladı, diplomatlarımızı vurdu, sözde soykırım davasını böyle tanıttı, neticede toprak almak istiyor… PKK da işte böyleydi, terörle başlamıştı, terörle davasını tanıtacak, sonra toprak isteyecekti… Tee 1984’de ilk kez vurduklarında, Türkiye bu manzarayı kavrayamamıştı.) 

(Hatırlayalım lütfen… EOKA’yı ne zaman bitirdik? Kıbrıs’a çıktığımızda, 1974’te… Asala ne zaman kuruldu? Hemen bir yıl sonra, 1975’te… Asala’yı ne zaman vurup bitirdik? 1983’te… PKK ilk ne zaman vurdu? Hemen bir yıl sonra, 1984’te… Türkiye işte bunu görememişti, başına örülen çorabın farkında değildi.) 

Aradan sekiz yıl geçti, 1992… ABD “davet edeceksiniz” dedi, bizimkiler derhal “peki” dedi, Barzani tarihte ilk kez Ankara’ya geldi. Cumhurbaşkanı Özal’ın himayesinde gelmişti, MİT tesislerinde kalıyordu. Süklüm püklümdü. Kürtçe konuşmasına izin verilmedi, Arapça konuşuyordu, tercüman Türkçe’ye çeviriyordu. ABD “vereceksiniz” dedi, Barzani’ye TC pasaportu verdik, para verdik, silah verdik, buğday verdik, elektriğini verdik. ABD öyle istediği için, elimizi vermiştik, sıra kolumuzu kaptırmaya gelmişti.

Sekiz ay sonra… ABD’yle Ege Denizi’nde ortak tatbikat yapıyorduk. Uçak gemisi Saratoga’dan iki adet sea sparrow füzesi fırlatıldı. Bum… Türk muhribi Muavenet’in köprüüstü vuruldu. Beş şehit verdik, 22 yaralımız vardı.

ABD “pardon” dedi, yanlışlıkla olduğunu söyledi. Halbuki, sea sparrowlar öyle yanlışlıkla düğmesine bastık gitti türünden füzeler değildi, ateşleme için altı aşamadan geçmek zorundaydı, komutan onayı şarttı, güdümlü mermi değildi, ateşlendikten sonra hedefini vurabilmesi için rehbere ihtiyacı vardı, fırlatan geminin hedef gemiyi radarla aydınlatması gerekiyordu.

Yani? Yanlışlıkla fırlatma ihtimali, milyonda bir bile mümkün değildi.

Peki neydi? Irak’ı bölebilmek için, Irak’ın kuzeyinde Kürdistan kurabilmek için, bizim İncirlik ve Pirinçlik’te konuşlanan “çekiç güç” şarttı. Ankara ayak diretiyordu. Sen misin ayak direten… Muavenet zart diye vuruldu. Ankara mesajı aldı. TBMM çekiç güç’ün süresini zurt diye uzattı. Bir daha hiç ayak diretmedik, çünkü her defasında başımıza aynı şeyin geleceği belliydi. O nedenle, Amerikan ordusu Irak’a girene kadar çekiç güç’ün süresini hep uzattık, hep uzattık, hep uzattık, hiç itiraz etmedik.

2002 oldu… Amerikan Kongresi 189 milyon dolarlık ödeneğe onay verdi, CIA’in paramiliter güçleri öncü kuvvet olarak devreye sokuldu. Saddam’ın ordusundan altı bin vatan hainini parayla devşirdiler, dile kolay, altı bin vatan haini… Her birine uydu telefon verdiler, mükemmel istihbarat ağı kurdular, Saddam tuvalete gitse Pentagon’un haberi oluyordu.

2002’nin temmuz ayında, CIA operasyon ekibi Türkiye’den yola çıktı. Kendilerine “kırık oyuncaklar grubu” diyorlardı. Dünyanın pek çok ülkesinde görev yapmış, tecrübeli bir ekipti. Süleymaniye’ye geldiler, üs kurdular. Yeşil badanalı üsse “Antep fıstığı” adını verdiler!

2002’nin ekim ayında, yine Türkiye’den yola çıkan para kamyonları geldi. Karton kutuların içinde 100 dolarlık banknotlar vardı. Savaşın altyapısını hazırlamak için, milis güç kurmak, adam satın almak, sabotajlar yapmak amacıyla 100 milyon dolardan fazla nakit dağıttılar.

1 Mart 2003… AKP hükümeti “tamam” dedi ama, CHP direndi, ABD tezkeresi TBMM’den geçmedi. Vay sen misin geçirmeyen… Hem TSK’nın hem CHP’nin imhası için düğmeye basıldı.

ABD’nin Ankara büyükelçisi açık açık söyledi, “Türk hükümeti bize garanti vermişti” dedi. Yani? Sayın yerli ve milli ve dindar hükümetimiz, daha tezkere meclise getirilmeden önce “hallettik merak etmeyin” diye Washington’a garanti vermişti! CHP bu oyunu bozunca, ABD çok öfkelendi.

Tarihi özel olarak seçtiler… Tam 4 Temmuz’da, Amerikan bağımsızlık gününde, kafamıza çuval geçirdiler.

Süleymaniye’deki irtibat büromuz, ağır silahlı Amerikan askerleri tarafından basıldı, bordo bereli 11 subay ve astsubayımız kafalarına çuval geçirilerek, ters kelepçe takılarak, dipçiklenerek tutuklandı. Binbaşımızın kaburgası kırıldı. 57 saat esir tutuldular. Mesaj gayet netti… “Artık burası Kürdistan, burnunuzu sokmayın, kurcalamaya çalışmayın, defolun” deniyordu.

2006… Roma’daki NATO Savunma Koleji’nde brifing veren Amerikalı albay, Ortadoğu haritası açtı, Türkiye’nin yarısında alenen “Kürdistan” yazıyordu! Türk subaylar topluca salonu terk etti, Türk genelkurmayı olayı protesto etti ama, mesaj yine gayet netti… Kürdistan, NATO projesiydi!

Hal böyleyken, asrın liderimiz New York’a gitti, “Yahudi cesaret ödülü” aldı. Oradan Washington’a geçti, Bush tarafından Oval Ofis’te ağırlandı. Türkiye’ye döner dönmez de “Kürtler benim canım ciğerimdir, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Diyarbakır yıldız olacak” dedi. Büyük Ortadoğu Projesi ilk kez telaffuz edilmişti. “Biliyorsunuz, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlarından biriyiz” dedi. Bilmiyorduk ama, öğrenmiş olduk!

Şak… Cumhuriyet Halk Partisi imha edildi. Kıbrıs’tan 1 Mart tezkeresine kadar her konuda ABD’nin karşısına takoz olarak çıkan CHP’nin fişi çekildi. Manevi suikast işlendi, Deniz Baykal’ın kaseti çıktı. Demokrasi tarihimizin kırılma noktalarından biriydi. CHP bu komployla “dizayn” edildi, kurucu ayarlarından uzaklaştırıldı, Yeni Türkiye’ye müsait Yeni CHP haline getirildi.

(İsveç’te İpekyolu Enstitüsü adında düşünce kuruluşu var. CIA’in yan kuruluşu… Amerikan Dış Politika Konseyi’ne bağlı olarak faaliyet gösteriyor. Orta Asya ve Orta Doğu üzerine analizler yapıyor. 2008 yılında yazdığı bir senaryo raporu enteresan ötesiydi. Ulusalcı Deniz Baykal’ın genel başkanlıktan ayrılmaya mecbur edileceği, onun yerine Kılıçdaroğlu’nun getirileceği, parti politikalarının değişeceği anlatılıyordu. İsim isim aynen böyle anlatılıyordu. Halbuki, bu raporun yazıldığı tarihte Kılıçdaroğlu sıradan milletvekiliydi, kimse tanımıyordu, parti içinde etkisi olan bir milletvekili bile değildi. 2008 yılında Türkiye’de çoook çok az kişinin haberdar olduğu bu tuhaf rapor, o dönemde hiç önemsenmemişti. Ama hemen bir yıl sonra, bazı mucizeler gerçekleşti. Sayın medyamıza 2009 yılı başından itibaren -sihirli bir el- değdi, Kılıçdaroğlu parlatılmaya başlandı, habire ekrana çıkarıldı, kamuoyuna tanıtıldı. 2010 yılı, şak, kaset patladı… İpekyolu Enstitüsü’nün senaryosu kelimesi kelimesine gerçek oldu! Atatürkçüler dışlandı, ikinci cumhuriyetçiler dolduruldu, CHP artık ayakbağı olmayacaktı.)

Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olarak, kendi ellerimizle Kürdistan’ı inşa etmeye başladık. Barzani’nin sarayını biz yaptık. Başbakanlık binasını biz yaptık. Merkez bankası binasını biz yaptık. Erbil, Süleymaniye, Musul havalimanlarını biz yaptık. Üniversitelerini biz yaptık. Petrollerini bizim sırtımızdan satsınlar diye, kendi ellerimizle kendimize boru döşedik. Hastanelerini biz yaptık.

Kafamıza geçirdikleri çuvala teşekkür mahiyetinde Amerikan elçiliği binasını biz yaptık. Yollarını, kanalizasyonlarını, içme suyu şebekelerini biz yaptık. Barzani’nin babasına anıtmezar yaptık. Üstelik bunu “inşaat yapıyoruz para kazanıyoruz” diye pazarladılar, sayın ahalimiz de “ne güzel para kazanıyoruz, Allah hükümetimize zeval vermesin” diye alkışladı.

(Biz bunları yaparken, Barzani’nin makam odasında harita vardı. Adıyaman, Şanlıurfa, Malatya, Elazığ, Erzincan, Mardin, Diyarbakır, Batman, Siirt, Şırnak, Bitlis, Van, Hakkari, Bingöl, Muş, Ağrı, Kars, Iğdır, Tunceli, Kilis, Hatay, Gaziantep, Sivas, Erzurum, Kahramanmaraş… O haritada Kürdistan sınırları içinde gösteriliyordu. Bu harita hala makam odasında duruyor.) 

Kendi ellerimizle Kürdistan’ı kurduk. Eşzamanlı olarak ne yapıldı? Ergenekon, Balyoz kumpaslarıyla Türkiye imha edildi. PKK tanık, TSK sanık yapıldı. Generallerimiz amirallerimiz, kurmay subaylarımız “darbeci terörist” diye hapse atıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri kendi vatanında mermi sıkmadan esir alındı. Kozmik oda, takkeli Amerikan casuslarına soyduruldu.

Devleti ordu korur, orduyu millet korur. Millet, ordusuna sahip çıkmadı. Türkiye Cumhuriyeti, kurmay zekâsız bırakıldı. Eşzamanlı olarak ne yapıldı? Bedelli askerlik çıkarıldı, hatta dekontlu askerlik çıkarıldı, ensesi kalınsa canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun haline getirildi. Mete Han’dan başlayan 2 bin 200 yıllık “ordu-millet geleneği” imha edildi. Vatani görev gençlerin gözünde “kerizlik” haline getirildi.

PKK’yla masaya oturuldu. İmralı’yla Kandil’le pazarlık edildi. Karayılan, Kandil’de basın toplantısı düzenledi, sayın medyamız sevinçle, koştura koştura gitti. Anadolu Ajansı bile oradaydı, devletin resmi haber ajansı canlı yayın için Kandil’e gönderilmişti, tarihte ilkti. PKK güzellemeleri yapan ikinci cumhuriyetçi gazeteciler, CHP medyasına transfer edildi, rutubet gibi muhalif medyaya sızdılar, CHP seçmenini manipüle etmeye başladılar.

Asrın liderimiz, Barzani’yle birlikte Diyarbakır’da miting yaptı. Şivan Perver özel olarak davet edildi, 37 yıl sonra Türkiye’ye geldi, İbrahim Tatlıses’le düet yaptılar. Asrın liderimiz sahneye çıktı, tarihte ilk kez “Kürdistan” dedi, “Dostum Barzani, sizin şahsınızda Irak Kürdistan bölgesini muhabbetle selamlıyorum” dedi. Böylece, Kürdistan’ı resmi olarak tanımış olduk!

Şehit babası hapse mahkum edildi. Şehit annesini hapisle yargıladılar. Türkiye’de Mahsum Korkmaz heykeli dikildi. Yetmedi… Barzani, onur konuğu olarak AKP kongresine davet edildi, kürsüye çıktı, Kürtçe konuşma yaptı, “Türkiye seninle gurur duyuyor” tezahüratıyla ayakta alkışlandı.

Şak… Takvimde başka gün yokmuş gibi, onurumuzla alay ederek, tam 29 Ekim’de, Cumhuriyet Bayramı’nda, Barzani’nin silahlı kuvvetleri, topuyla füzesiyle Kürdistan bayraklarıyla, Türkiye topraklarında resmi geçit yaptı. Habur’dan girdiler, Silopi, Cizre, Nusaybin, Suruç güzergahını kat edip, Mürşitpınar sınır kapımızdan Suriye’ye, Kobani’ye geçtiler. Kurbanlar kesildi, havai fişekler fırlatıldı, halaylar çekildi. MİT eskortluk yaptı. Çok hazindi… Mardin-Urfa yolunda acıktılar, dinlenme tesisinde lahmacun yediler, lahmacunun parasını bile Türkiye Cumhuriyeti Devleti ödedi.

Irak’taki Kürdistan tamamdı, şimdi sıra Suriye’deki Kürdistan’a gelmişti.

2012… CIA başkanı Ankara’ya geldi. Suriye politikamız için milattı. Asrın liderimizle başbaşa görüştüler. Aynı gün, Şam Büyükelçiliğimiz derhal boşaltıldı, “kardeşim Esad” aniden “katil Eset” oldu.

Bizim medya yazmıyordu ama, İngiliz, Amerikan, Alman medyası çatır çatır yazıyordu, IŞİD peydah olmuştu, Afganistan’dan Pakistan’dan getirilen köktendinciler, CIA nezaretinde Türkiye’de toplanıyor, silahlandırılıyor, yürüye yürüye Suriye’ye geçiriliyordu. Suriye’yi parçalamayı kafaya koyan emperyalizm, kimin kimi soktuğu belli olmayan “eşekarısı kovanı” yaratmıştı. Kendileri hiç asker göndermeden, bu köktendinci teröristleri kullanarak vekalet savaşı yürüttüler. Sınırımız kevgire dönmüştü… Dünyanın dört bir yanından getirilen teröristler Suriye’ye geçiyor, milyonlarca ne idüğü belirsiz Suriyeli de yürüye yürüye Türkiye’ye geçiyordu.

Türkiye’ye sokulan milyonlarca kaçak Suriyeli’ye Türk milletinin cebinden 70 milyar dolar harcandı, vatandaş yapıldılar, seçmen yapıldılar, çalışma hakkı verildi, habire doğurmaları için üste para verildi, beş yılda beş doğum yapan Suriyeli kadınlar var, dört eşi olan, hepsinden dörder dörder çocuk sahibi olan Suriyeliler var. Şehirlerimizde Suriyeli mahalleleri oluştu. Türkiye’nin göz göre göre demografik yapısı değiştirildi.

Eşzamanlı olarak, Suriye’nin kuzeyinde, tıpkı Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi, Kürdistan kantonları kuruldu. Pentagon bunlara açık açık silah verdi, mühimmat verdi, askeri eğitim verdi. Kuzey Irak artık ABD’nin olduğu için, Kuzey Irak’tan Kuzey Suriye’ye rahat rahat tırlarla taşıdılar.

Derken… ABD Başkanı Trump, asrın liderimize mektup yazdı, “uysal ol” dedi, “aptallık etme” dedi, “yoksa sizi mahvederim” dedi. Türkiye Türkiye olalı böylesine aşağılanmamıştı. Aslında iki mektuptu… Birini Trump yazmıştı, öbür mektubu da kendi mektubuna iliştirmişti. Trump kendi mektubunda “senin bazı sorunlarını çözmek için çok çalıştım, beni hayal kırıklığına uğratma” diyordu. “General Mazlum’la iyi bir anlaşma yapabilirsiniz, onun bana yazdığı mektubun kopyasını sana gönderiyorum” diyordu. “Sert adam olma, aptallık etme, seni daha sonra arayacağım” diye bitiriyordu. Skandal kelimesi bile hafifti… Ağır kepazelikti.

Mazlum Kobani, Suriyeli Kürt’tü. Çocukluğundan beri Öcalan’la tanışıyordu. Aktif PKK mensubuydu. Öcalan Suriye’de yaşarken, yanındaydı. Öcalan yakalanınca Avrupa’da ve Kuzey Irak’ta faaliyet gösterdi. Suriye iç savaşı başlayınca, sözde general olarak ortaya çıktı. ABD’nin silah, istihbarat, taktik desteğiyle IŞİD’e karşı savaştı. 120 bin kişilik ordu haline getirildi, tarihteki ilk düzenli terör ordusu kuruldu, garnizon devlet haline getirildi. Üniformalarını bile ABD verdi, Bangladeş’te diktirildi. Düzenli maaşa bağlandı. Amerikan medyasında “siyasi muhatap” olarak sunuldu.

PKK… İşte böyle, Pentagon tarafından Suriye’deki PYD’ye eklemlendirildi.

2017… Barzani gene Ankara’ya geldi. Kürdistan bayrağı -tarihte ilk kez- göndere çekildi. 25 yıl önce aynı Ankara’da Kürtçe konuşmasına bile izin verilmeyen süklüm püklüm Barzani, artık bayrak sallar hale gelmişti.

Beyaz Saray ve Kremlin anlaştı, Suriye’deki paylaşım sona erdi. IŞİD’in son kullanma tarihi de dolmuş oldu, kendi elleriyle koymuşlardı, kendi elleriyle koymuş gibi buldular, IŞİD lideri Bağdadi tık diye öldürüldü.

(CIA yıllaaaar önce “Siklon Operasyonu” adıyla, Suudi ve Pakistan istihbaratının desteğiyle, Afganistan’da Taliban’ı organize etmişti. Kendilerini “mücahit” zanneden arkadaşların eline İsrail silahları vermişlerdi. Sovyetleri Afganistan’dan kovunca, Taliban’ın bünyesinden El Kaide’yi çıkarıp, küresel boyut kazandırdılar, Amerikan çıkarları için kullanmaya başladılar. Batılı ülkelere karşı savaştığını zanneden köktendinciler, Çeçenistan’da, Bosna’da, Somali’de, Irak’ta, Libya’da, aslında Amerikan çıkarlarına hizmet ettiklerinin farkında bile değildiler.) 

(El Kaide’nin son kullanma tarihi dolunca, Bin Ladin’i tık diye öldürdüler, El Kaide kalıntılarından IŞİD’i icat ettiler.) 

(IŞİD’in Irak Musul bölgesindeki askeri operasyon sorumlusu, Ebu Muhammed el-Golani’ydi. IŞİD lideri Bağdadi’nin sağ koluydu. 2011 yılında, Bağdadi’nin talimatıyla, IŞİD’i Suriye’ye taşımak üzere, sadece yedi kişilik çekirdek kadrosuyla Irak’tan Suriye’ye geçti. Bir yıl sonra, şak… IŞİD’le yolunu ayırdı, El Nusra’yı kurdu. 2016 yılında, şak… El Nusra’yı da feshetti, Heyet Tahrir el-Şam’ı kurduğunu ilan etti.)

(Suriye kökenliydi. Ebu Muhammed el-Golani, aslında kodadıydı. Golan Tepeleri’nde yaşayan bir sülalenin oğluydu, kodadı oradan geliyordu. Asıl adı, Ahmet Hüseyin Şara’ydı. Hafız Esad rejiminin dışişleri bakanlığını yapan, Beşar Esad’ın başkan yardımcılığını yapan, Faruk Şara’nın yeğeniydi. Arap milliyetçisi olan babası, Hafız Esad’ın baskısından kaçıp, okumak için Irak’a gitmiş, Bağdat üniversitesinde ekonomi tahsili yapmıştı, Suudi Arabistan’da petrol şirketinde çalışıyordu, annesi de coğrafya öğretmeniydi. Ebu Muhammed el-Golani işte bu yüzden Suudi Arabistan’da Riyad’da dünyaya gelmişti. Ailece Suriye’ye geri taşınmışlar, üniversitede iletişim üzerine eğitim almıştı. Sonra da köktendinci silahlı örgüt işlerine girmişti.) 

(IŞİD’i Irak’tan Suriye’ye taşımak üzere Suriye’ye geçer geçmez, Timber Sycamore adı verilen programla silah almaya başladı. Nedir Timber Sycamore? CIA’in silah tedarik ve eğitim programı… Evet… Herkes onu “mücahit” zannediyordu ama, 2012 yılından itibaren CIA’den silah ve mühimmat almaya başladı, CIA uzmanları tarafından eğitilmeye başlandı. Hatta, 2015 yılında bizzat Pentagon açıkladı, bindikleri kamyonetlerini bile CIA veriyordu. Hatta, Amerikan medyası çatır çatır yazdı, çatışmalarda yaralanan El Nusra militanları İsrail’de tedavi edildi! Evet, İsrail’de tedavi edildi! Mossad’ın eski başkanı Efraim Halevi, El Cezire televizyonunda anlattı, “Esad rejimiyle çatışırken yaralanan El Nusra mitanlarını tedavi ediyoruz” dedi.)

(Sonrası malum… Trump’la Putin el sıkıştı, Esad kaçtı, kafasına sarık takıyor, askeri üniforma giyiyordu, takım elbise giydirip, kravat taktırdılar, kodadını silip, cumhurbaşkanı ilan ettiler. Eskiden “şeriat devleti kurmak istediğini” söylüyordu, şimdi Patek Philippe kol saati takıyor.) 

(Yemeği ABD’yle İsrail yedi. 

Bulaşıkları bize yıkatıyorlar.) 

Ve… “Mücahit” zannedilen CIA kuklası bu arkadaşla, “general” denilen CIA maşası öbür arkadaş, masaya oturdular, anlaşma imzaladılar.

Birinci çinko, Irak Kürdistanıydı.

İkinci çinko, Suriye Kürdistanı oldu.

Apo’ya umut hakkı tanınsın, serbest bırakılsın, gelsin mecliste konuşsun, terör örgütünü feshediyoruz, barış halayı çekeceğiz filan… Tombala’ya herkes hazır olsun!