Özgür İnternet Gazetesi – Halkın ve Sadece Haklının Yanında…

NAMUSUN BEDELİ VE KOLTUK SAVAŞLARI

0 5.787

NAMUSUN BEDELİ VE KOLTUK SAVAŞLARI

Bazı insanlar makamlarını anlatır, bazıları ise makam uğruna nelerden vazgeçmediklerini…
Ben bugün ikincisini anlatmak istiyorum.

Ben sahneye ilk kez 1970’li yıllarda, henüz 11 yaşındayken çıktım, Halk oyunlarıyla başlayan sanat yolculuğum, 14 yaşımda dernek yaşamıyla devam etti. O günden bugüne tam 52 yıl geçti.

Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki hayatım boyunca aslında iki şeyin peşinden gittim: Sanat ve insan.

Askere gidip geldikten sonra, babamın da yönlendirmesiyle Karşıyaka Belediyesi’nin memuriyet sınavına girdim ve kazandım.

Mülakatta sanatçı kişiliğimin öne çıkması, o yıllarda belediyede sanata yönelik çalışmaların henüz yeterince gelişmemiş olması ve benim bu alandaki tecrübem, önümde farklı bir yol açtı.

Önce vergi kontrolünde görev yaptım, kısa süre sonra Karşıyaka Açıkhava Tiyatrosu’nun sorumlu şefi olarak görevlendirildim, O yıllarda müdürlük kadrosu bulunmadığı için görev, resmi olarak farklı bir unvanla yürütülüyordu.

Tiyatronun ışığından kulisine, sahnesinden işleyişine kadar her ayrıntısıyla ilgilendim, adeta o tiyatronun yaşayan organizmasını kurdum.

Tiyatro festivalleri düzenledim, o dönemin önemli tiyatro topluluklarını Karşıyakalılarla buluşturdum.

Sonra bir başka hayalin peşine düştüm:

Karşıyaka Belediyesi Şehir Tiyatrosu.

Kimsenin pek inanmadığı, hatta bazı insanların alay ettiği bir projeydi.

Ama ben inanıyordum.

Devlet memurlarından gönüllü arkadaşlarımı bir araya getirdim, üç ay boyunca teorik ve uygulamalı eğitim verdim, Yönetmenliğini üstlendim, başrolünü oynadım. On altı kişilik bir ekiple müzikal bir oyun hazırladık.

Bir gece sahneleneceği düşünülüyordu, Oyun o kadar beğenildi ki dört gece sahnelendi.

Fakat ardından, benim bilgim ve onayım dışında gerçekleştirilen bir bilet satış işlemi nedeniyle soruşturma geçirdim.

İşte benim hayatımda dürüstlüğün ilk ciddi faturalarından biri de böyle kesildi.

Sonra yoluma devam ettim.

Karşıyaka Açıkhava Müzesi’ni kurdum, İzmir’de ismimi vermeden yaptığım bir çok işten biridir.

Belediye Türk Sanat Müziği Korosu’nu kurdum, Dernek yaşamından tanıdığım, birlikte çalıştığım değerli hocamı koro şefi yaptım.

Ardından belediye bandosu kurulması gündeme geldi, Belediye yönetimi benden görüş istedi, hangi müzisyenlerin görev alacağı, hangi ekipmanların kullanılacağı konusunda çalışma yaptım ve bandonun kuruluşunda görev aldım.

Yaptığım her işte tek bir düşüncem vardı:

Bir katkım daha olsun.
Bir insan daha yetişsin.
Bir sanat dalı daha yaşasın.
Bir kurum daha güzelleşsin.

Fakat bazı ülkelerde olduğu gibi bizim ülkemizde de başka bir gerçek vardır:

Koltuk savaşı.

Ve bazen o savaşta en büyük rakibiniz yeteneğiniz değil, vicdanınız olur.

Çünkü makamı değil, doğruyu tercih ettiğinizde bazı kapılar yüzünüze kapanır.

Benim hikâyemin burada daha acı bir tarafı var.

Çünkü bu hikâyeyi benden önce babam yaşamıştı.

Babam, Birinci Sınıf Emniyet Müdürlüğü’ne yükselmek üzereyken rüşvet yemedi, kanunsuz işlere göz yummadı, çevresindeki bazı insanların yaptığı yanlışlara engel oldu.

Sonuç?

Ölümle tehdit edildi.

Ve sonunda erken emekliliğe sürüklendi.

Yıllar sonra aynı kaderin başka bir biçimini ben yaşadım.

Belediyede yıllardır işlediğini düşündüğüm yanlışlıkları ve kurulan düzeni belgeleyerek bir dosya halinde dönemin Belediye Başkanına sundum.

Ben, her namuslu insanın yaşayabileceği o garip beklentiyle, yaptığım işin takdir edileceğini düşündüm.

Belki bir teşekkür…

Belki bir ödül…

Belki de sadece “İyi ki varsın” denileceğini…

Ama olmadı.

Yaklaşık on beş gün içerisinde, hiç beklemediğim, son derece ücra ve benim için adeta bir sürgün niteliğinde olan bir yere atandım.

Mesaj açıktı:

Ya susacaktım ya da gidecektim.

Ben gitmeyi seçtim.

İstifa ettim, Memuriyetten ayrıldım.

Çünkü bazı insanlar için makam, maaş ve unvan önemlidir.

Benim için ise aynaya baktığımda kendimden utanmamak daha önemliydi.

Bugün 66 yaşındayım.

Geride bıraktığım yıllara baktığımda; sanatla, tiyatroyla, halk oyunlarıyla, şiirle, yazarlıkla, eğitimle, derneklerle, sivil toplum çalışmalarıyla ve insan yetiştirmekle geçen koskoca bir ömür görüyorum.

14 yaşında başlayan dernek yaşamımın üzerinden 52 yıl geçmiş.

Bu süre içerisinde çeşitli sivil toplum kuruluşlarında görev aldım, yöneticilik ve başkanlık yaptım, Öğretmenlik yaptığım okullarda öğrenciler yetiştirdim. Tiyatrolar kurdum. Sanatın farklı alanlarında çalışmalar yaptım.

Ve bütün bunların arasında yıllarca süren başka bir mücadeleye de tanıklık ettim, Koltuk savaşlarına.

İnsan yetiştirmek yerine, koltuk koruyanları…

Hizmet etmek yerine, makam hesabı yapanları…

Liyakat yerine, yakınlığı tercih edenleri…

Ve en acısı, bütün bunları zamanla normalleştirenleri gördüm.

Yıllar geçtikçe insanın içinde biriken bazı meseleler vardır.

Konuşmazsınız.

Susarsınız.

Unutmaya çalışırsınız.

Ama bazı yaralar kapanmaz.

Benim içimde de yaklaşık kırk yıldır kapanmayan bir yara var.

Bugün onu yazıyorum.

Bana göre Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri yalnızca ekonomik kriz değildir.

Yalnızca siyaset değildir.

Yalnızca belediyeler değildir.

Asıl mesele çok daha derindedir:

Ahlak.

Çünkü ahlakın olmadığı yerde hukuk yalnızca kâğıt üzerinde kalır.

Liyakat yoksa kurumlar çürür.

Adalet yoksa toplumun birbirine olan güveni kaybolur.

Rüşvet normalleşirse dürüstlük saflık olarak görülmeye başlanır.

Adam kayırmak meziyet, hakkını aramak ise problem haline gelir.

Ve bir gün gelir, dürüst insan kendisini suçlu gibi hissetmeye başlar.

İşte en tehlikeli nokta budur.

Ben Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından geçen yıllara bakarken, özellikle ahlaki ve kurumsal değerler açısından büyük bir erozyon yaşandığını düşünüyorum.

Bu yalnızca bir siyasi parti meselesi değildir.

Sağ-sol meselesi hiç değildir.

”Çünkü ahlakın partisi olmaz.”

Rüşvetin de…

Adam kayırmanın da…

Liyakatsizliğin de…

Bunlar hangi siyasi görüşten gelirse gelsin yanlıştır.

Derneklerde, vakıflarda, belediyelerde, siyasi yapılarda, kamu kurumlarında ve toplumun farklı kesimlerinde zaman zaman karşımıza çıkan bu anlayış, hepimizin ortak sorunudur.

Çünkü siyaset çarkını yalnızca siyasetçiler döndürmez.

O çarkın içinde yaşayan toplum da onu besler.

Esnafın ahlakı…

Mülk sahibinin vicdanı…

Komşunun komşusuna bakışı…

Anne babanın çocuğuna verdiği terbiye…

Öğretmenin öğrencisine aktardığı değer…

Devlet memurunun görevine sadakati…

Yöneticinin adalet anlayışı…

Bunların tamamı Cumhuriyetin gerçek altyapısıdır.

Bugün çocuklarımıza çok şey öğretiyoruz.

Ama acaba onlara yeterince ahlak öğretiyor muyuz?

Sınav kazanmayı öğretiyoruz.

Para kazanmayı öğretiyoruz.

Bir yerlere gelmeyi öğretiyoruz.

Fakat hak yememeyi, başkasının hakkına göz dikmemeyi, ihtiyaç sahibinin elinden tutmayı, makamın geçici olduğunu, insan olmanın bütün unvanlardan daha değerli olduğunu ne kadar öğretiyoruz?

Köşe dönme telaşı…

Bir an önce zengin olma arzusu…

Tüketme hırsı…

Rant…

Adam kayırma…

Ve “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı…

Bunların hepsi toplumun çimentosunu zayıflatıyor.

Bir toplumun binaları betonla yapılır ama devleti ahlak ayakta tutar.

Keşke bugün çıkıp da çocuklarımıza:

“Merak etmeyin, güzel günler göreceksiniz.”

diyebilseydim.

Keşke geleceğe güvenle bakabilseydim.

Keşke “Artık rüşvet bitecek, adam kayırma bitecek, liyakat kazanacak, dürüst insanlar hak ettikleri değeri görecek.” diyebilseydim.

Bunu bütün kalbimle söylemek isterdim.

Ama 66 yıllık hayatım ve 52 yıllık toplum gözlemim bana biraz daha temkinli konuşmayı öğretti.

Yine de umutsuz değilim.

Çünkü bu ülkenin hâlâ dürüst insanları var.

Hâlâ görevini namusuyla yapan memurlarımız var.

Hâlâ öğrencisine yalnızca ders değil, insanlık öğreten öğretmenlerimiz var.

Hâlâ komşusunun derdini kendi derdi bilen insanlar var.

Hâlâ hiçbir makam uğruna karakterinden vazgeçmeyen insanlar var.

Ve belki de Cumhuriyetin geleceği, tam olarak onların omuzlarında duruyor.

Ben hayatım boyunca çok makam görmedim.

Ama çok insan gördüm.

Çok koltuk görmedim.

Ama çok mücadele gördüm.

Çok rütbe peşinde koşmadım.

Ama onurumu korumaya çalıştım.

Bugün geriye dönüp baktığımda, kaybettiklerim için üzülmüyorum.

Çünkü makamlar geçicidir.

Koltuklar eskir.

Unvanlar unutulur.

Ama insanın kendi vicdanına verdiği hesap ömür boyu sürer.

Ben o hesabı vermekten korkmadım.

Babam da korkmadı.

Belki ikimiz de bunun bedelini ödedik.

Ama bugün aynı şeyi yeniden yaşasam, yine aynı yolu seçerdim.

Çünkü namusun bedeli bazen yalnızlık, bazen makam, bazen iş, bazen de yıllardır taşıdığınız bir suskunluk olabilir.

Ama o bedeli ödemek, insanın kendisini kaybetmesinden daha ağır değildir.

Ve ben bugün hâlâ aynı yerde duruyorum:

Koltukların değil, insanın tarafında.

Makamların değil, liyakatin tarafında.

Korkunun değil, cesaretin tarafında.

Yalanın değil, gerçeğin tarafında.

Ve her şeyden önce, Namusun tarafında.

Yazdığım ve okuduğunuz satırlarda size bir hikayeyi değil, Bir ömür boyunca neyi seçtiğimi aktarmaya çalıştım.

Sevgilerimle…

 

 

Haşmet GÜRBÜZ
Genel Sanat Yönetmeni

 

 

 

 

 

 


EGEDE YAŞAM  :::  Özgür İnternet Gazetesi

Halkın ve Sadece Haklının Yanında…

YAŞASIN CUMHURİYET…

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ…

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
0
Would love your thoughts, please comment.x