TEK BAŞINA
Yönetmenliğini Ivan Silvestrini’nin yaptığı İtalya ve Birleşik Krallıkta çekilen,
başrollerin de Katrina Bowden , Nixon Hodges, Crew Hodges oynadığı 2016
yılın da çekilen orijinal adı: Monolith olan
‘Tek Başına’ isimli film adından da anlaşılacağı üzere kendisi ve çocukları söz
konusu olduğunda bir kadının her anlamda ‘Tek Başına’ mücadele etmek
zorunda kaldığını ve bu savaştan annenin içindeki muazzam güçle zafer
kazanarak çıktığını anlatan bir film.
Baba karakteri Carl oğlunun ve eşi Sandra’nın güvende olması için teknolojik
olarak üst seviyedeki özelliklerle donatılmış Monomit marka otomobil satın
alıyor.
Sandra’nın eşi Carl, sevgilisi ile kaldığı otel odasında rahat bir halde oğlunun
güvenliğine önem verdiğini telefonda görüntülü konuşurken dile getiriyor.
Bakışlarından şefkatli sevgi dolu bir baba olduğu anlaşılıyor!
Büyükanne ziyareti için çıkılan yolculukta David, bebek koltuğunda emniyette,
David tatlı bakışıyla sevgi duygusunun sıcacık halini annesine yaşatıyor.
Benzinlikte verilen molada şakalaşan kızları gören Sandra, sorumluluğun
olmadığı genç kızlık dönemlerindeki, eğlenceden ibaret hayatını özlediğini fark
ediyor.
Bekarlık yıllarında solisti olduğu müzik grubu ile ufak çapta üne kavuşan,
yıldızı parlayan Sandra, kendisini tanıyan bir hayranı ile karşılaşıyor,
konuşurken değer verildiğini hissediyor.
Ayaküstü yapılan bu kısa konuşmada geçmişin özlemine dalan Sandra’nın bir
anlık dalgınlığında oğlu David gözden kayboluyor.
Annelik ihmale gelmiyor.
David’i araçlarına bindiren kızların sorumsuzca davranışları anneyi rahatsız
ediyor, tepki gösterdiğinde kızlar olaydan dolayı anneyi suçluyorlar, ‘Sorumsuz
kötü anne’!
Üzülmüş panik haldeki Sandra’nın karşısında, eğlence düşkünü, şuursuz bir
nevi duyarsız toplum imgesi, anneyi sorumsuz olmakla suçluyor.
Sandra, araç kullanırken müzik grubunda birlikte çalıştığı arkadaşı Jessa’yı
görüntülü arıyor, erkek arkadaşın yanında uygun olmayan bir halde konuşan
arkadaşının, eşinin kaldığı otelde olduğunu fark ediyor.
Eşinin, arkadaşı Jessa ile onu aldattığından şüpheleniyor.
Aile olmaya çalışan yalnızca Sandra ve oğlu.
Kuşku sarmalından kurtulmak, bir erkek yüzünden mağdur olma pahasına,
kapıldığı şüphe ile kocasının bulunduğu otele bir an evvel gidebilmek için
seksen kilometrelik ıssız çölde yolculuk yapmayı göze alıyor.
Stres altında geçen bu yolculukta yaptığı küçük hatalar, yabancısı olduğu,
teknolojik donanımlı aracında yaşadığı mağduriyetler sonucu oğlunun araçta
kilitli kalması, oğlunun yaşamını tehlikeye girmesi ve çözüm arayışları
içerisinde film devam ediyor.
Aklına gelebilecek her çareye başvurması, kendi canını hiçe sayması,
teknolojiye hakim eşinin, meşguliyetinden dolayı onların yokluğunun farkına
varmaması, nerede oldukları ile ilgilenmemesi Sandra’nın kendisini
sorgulamasına sebep oluyor.
Sadece Sandra aile olmaya çalışıyor!
Araçta kilitli kalan oğlunun her geçen saniye hayatının tehlikeye girdiğini
gören Sandra’nın oğlunu kurtarma savaşı başlıyor.
Zamana karşı, teknolojiye karşı, doğaya karşı, korkuya, yalnızlığa,
imkansızlığa, çaresizliğe karşı, asıl savaşı onu anneliğiyle yargılayan, suçlayan
acımasız narsistlere karşı.
Kalbindeki, aklındaki, ruhundaki tüm orduları seferber edip çekebileceği tüm
acıyı göze alıp oğlunun yaşamını riske atıp son denemesinde başarıya ulaşan
Sandra’nın sevincine oğlunun ona ışıl ışıl bakan gözleriyle ortak oluyoruz.
‘Tek Başına’ isimli bu filmde olduğu gibi kadın evrensel olarak, geçmişten
günümüze, ırk, din, dil, doğu, batı, mezhep, uygarlık, medeniyet ayrımı
olmadan ‘Tek Başına’ aile olmaya çalışıyor. Aile olması istenen, beklenen,
kocasının hatalarını, vahşiliğini, zalimliğini idare etmesi gereken kadın hep ‘Tek
Başına…
Filmde, Sandra’nın oğlunu, sağlıklı güven içinde emniyette görebilmek için,
toplumun ve diğerlerinin acımasız yargılarına rağmen, verdiği mücadelede
geliştirdiği stratejileri, kullandığı araçları, çözümleri, imkansızın
gerçekleşeceğine tereddüt etmeden, oğlunun iyi olacağına inancını
yitirmeyişini, evrensel olarak tüm annelere genelleyebiliriz.
Bu noktada bu muazzam güce sahip sarsılmaz irade ve kararlılıkla dağları
yerinden oynatacak cesaretteki kadın bu gücü yaşamının diğer alanlarında
kullanmayıp bir erkeğin sevgi, saygı, lütuf, şefkat kırıntılarına kendini neden
terk ediyor?
Romantizm şefkat beklentisi kadını toplum, aile ve erkekler nezdinde zayıf aciz
kırılgan korunmaya muhtaç bir noktada tutuyor.
Onurlu bir yaşam gurur, saygınlık, sevgi, itibar, güven arayan, kadın bu
duyguları evlilik ve aile olgusunda bulmayı umut ediyor.
Sembolik Eril düzen ve dil içerisinde vazgeçemeyeceği tek varlık olan çocuğu
için bu gücü tereddüt etmeden aktive edebiliyor.
Peki bu gücü erkekten bağımsız birey olarak kendi yaşamını inşa etmek, kendi
değerini belirlemek, kendi doğrularını oluşturmak, yaşamının tüm boyutları ile
yönetimini, denetimini eline almak için niye kullanmıyor?
Bilinç dışında, kadının kendine ket vurmasının, onun için belirlenmiş sınırların
içerisinde farkında olmadan hapsolmayı tercih etmesinin sebebi korku duygusu.
Cinsiyetine dayatılan kutsal annelik, bakım veren, ahlak simgesi, rollerindeki
ihmallerinde ağır psikolojik, fiziki, ekonomik şiddete maruz kalacağı
endişesiyle, eril düzenin itaatkar normlarına boyun eğiyor.
İnsana özgü yetenek, donanım, potansiyelini nasıl kullanacağını düşünüp
uygulamak yerine, kadına devamlı ‘’ Ne yapacağının söylendiği, eril düzeninin
belirlediği kararların uygulatıldığı’’ yapı içerisinde kadının en büyük korkusu
KENDİSİ olmak…
Evrim Kuran ‘’ Başarılı bir kadın olduğum için özür dilerim ‘’ isimli kitabın da
1978 yılında Suzanne İmes ve Pauline Rose Clance yaptıkları bir araştırmada
‘’İmpostor’’ sendromu adlı bir olgudan bahsediyor.
Adını İngilizcedeki impostor yani sahtekar sözcüğünden alan bu sendromdan
mustarip bireyler hayat boyu sayısız başarı elde etmiş olsalar da kendilerini
yetersiz görmeye devam ediyorlar.
İmpostor sözcüğü bile isteye ahlaksızca yalan söyleyen etrafını dolandıran birey
anlamına gelir, impostor ile ifade edilen bireyin yeterince başarılı olmadığı
hissinin arkasında ise sadece ‘kendini kanıtlama’ korkusu vardır.
İmes ve Clance yaptıkları çalışmalarda pek çok farklı meslek ve yaş grubundan
insanın benzer duygular hissettiklerini tespit etseler de bunun çoğunlukla
kadınları etkileyen bir sendrom olduğunu ortaya koyarlar.
İmpostor tuzağına düşmüş bir kadın kanıtlanmış başarıları olsa bile içinde zeka
ve yeteneğinin sahte olduğuna dair bir his taşır.
Hegemonik erkeklik olgusundan güç alarak, eril iktidar düzeninin
sürdürülebilmesi, erkeğin egemen olabilmesinin yolu, kadının benlik algısını,
kendine değer bilincini yok ederek, kadını, yalnızca erkeğe hizmet eden, erkeği
var etmek için kendisini yok sayan bir bedene dönüştürülmeli.
Dili ve aklını, eril düzenin sarsılmaz otoritesini sürdürmek için kullanmalı,
sessiz çığlıkları duyulmamalı, bedeni ve yaşamı üzerinde karar vermemeli.
Erkeği memnun etmek için yaşamalı, burada kıstas erkeğin farklı kişilerle
seçim yapmasına, macera, heyecan peşinde olmasına ‘göz yummalı’.
Carl’ın Sandra’ ya söylediği gibi ‘Sen Suçlusun’ yaftasını kabullenmeli.
Kadına Suçüstü yaklaşımının, bakış açısının etkin bir şekilde kullanılabildiği,
Korku ve Suçluluk duygusunu daimi aktif tutan etkinliğini kaybetmeyen diğer
etken Din olgusu…
Kadınlar kendi kimliklerini özgürce tanımlamak ve toplumda özellikle ‘birey’
olmak istiyorlarsa Lanetli Havva ya da Fitne Yaratan kadın imgelerinden
kurtulmak zorundadırlar.
Bunu yapabilmek için de özellikle Tek tanrılı dinler ve onların kültürünün her
alanına sinmiş verili toplumsal cinsiyet kalıplarıyla hesaplaşmaları zorunludur.
Bu nedenle dogmaların doğasını ve işlevini anlamak belki de en başta kadınlar
açısından çok önemlidir.
Sabit bir fikirden tehlikelisi yoktur.
Lanetli Havva imgesiyle, ulu erkeğin deha kafasını karıştıran, küçük hesapların
temsilcisi düzen bozan Lanetli Ucube etiketi sökülmeli.
Değerimizi bedevi kültürünün, kabile anlayışına terk edemeyiz.
Eril yaratımda önemsizleştirilen, ayaklar altında ezilen paspas olmayı hak
ettiğine inandırılan bilinçten çıkılıp, artık bireysel olarak bir şeyleri farklı
yapmak, düşünmek, yeni yaşam anlamlarını yeniden yaratmak zamanı.
Kadın, unutturulduğu, kaybettirildiği özündeki asalet zarafetten oluşan, ezeli,
eşsiz, biricik benliği ile buluşup kendini yüceltme sevgi, saygı,kendine değer Öz
Şefkat bilincine geçmeli.
Yaşamı üst mertebelere yükseltmek için kendimize dikte edilip dayatılmış
doğruları! değiştirmek zorundayız.
Geçmişteki hatalı inançların ayrımını yapabilme ve yeni doğruları özümseme
eylemi gerçek bir cesaret göstergesidir.
Hayal edebileceğimizden çok daha güçlü varlıklarız, bu gücümüzü anlamlı,
değerli yaşamımızı cesurca yaratmak için kullanabiliriz.
Daha ne kadar küçüldüğümüzü hissedeceğiz.
Daha ne kadar, toksik eril sadizmin ’’Kutsal ‘’ çıkarımlarıyla avunacağız.
Bir parçası olmak istemediğimiz senaryolarda figüran olmaya devam edeceğiz
Haykırmak isterken çenemizi kapatacağız.
İyiliğimizi istemeyenlere güç vermeye, ne kadar devam edeceğiz.
Üstün insan anlayışının hegemonyasının, cinsiyetimizden dolayı bizim için
tasarladığı, Korku bilincinin içine nasıl hapsedilip Tek Başına savaşmaya
mahkum edildiysek, çok değerli cinsiyetimizin eşsiz kuvvetinden güç alarak,
tam bağımsız yaşamımızda, özgürlüğün kanatlarını açarak TEK BAŞINA Zafer
elde edebiliriz…
Şule BECER
Ressam – Yazar
EGEDE YAŞAM ::: Özgür İnternet Gazetesi
Halkın ve Sadece Haklının Yanında…
YAŞASIN CUMHURİYET…
MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ…
