Özgür İnternet Gazetesi – Halkın ve Sadece Haklının Yanında…
katliam

Tam Bağımsızlığın, Ulusal Egemenliğin Kalkanıdır LOZAN…

0 5.872

Tam Bağımsızlığın, Ulusal Egemenliğin Kalkanıdır Lozan!

 

Birkaç gün önce, Lozan’ın 102.yıldönümünü kutladık. 28 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan’da kabul edilen Misak-ı Millî’nin büyük ölçüde gerçekleştirildiği, ulusal egemenliğimizin, iktisadi-hukuki-siyasi bağımsızlığımızın antlaşma devletleri arasında tescillendiği, eşit ve egemen bir ulus olarak tanındığımız bir dönüm noktasıdır Lozan. En önemlisi, Birinci Dünya Savaşı sonrası bir idam fermanı gibi bize dayatılan Sevr Antlaşması hükümlerinin de geçersiz sayıldığı bir anlaşmadır. Lozan, 10 yıllık savaş sonrası müzakere süreciyle 102 yıllık barış sürecini inşa eden Cumhuriyet’in önsözüdür.

102. yılında Lozan’ın ulusumuza kazandırdıklarını hatırlatmanın, özellikle bugün önümüze gelen farklı projelerin arka planını doğru yorumlamak açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta tarih, ulusların belleğidir. Özellikle bugün,  kurtuluştan kuruluşa uzanan tarihimiz, çağdaşlık, laiklik, demokrasi, tam bağımsızlık, eşitlik, özgürlük gibi temel kurucu değerlerimiz hem birey hem ulus olarak varoluşumuzun temelidir, geleceğimizin güvencesidir. Bugün bu temeli zayıflatmaya yönelik girişimleri de ancak tarihimizi okuyarak, anlayarak, yorumlayarak ve dersler çıkararak doğru anlayabiliriz. Çünkü tarih felsefesine göre tarih, belli dönemler halinde devinip duran döngüsel bir süreçtir; yani tarih tekerrürden ibarettir.

Bugün önümüze “çözüm süreci” diye bize sunulanlar ve arka perdesini de doğru yorumlamak için de Sevr’i iyi okumak gerektiğini düşünüyorum.

 BİR İDAM FERMANININ ANATOMİSİ: SEVR

1918 yılında sona eren Birinci Dünya Savaşı sonrası galip gelen devletlerin yenilgiye uğrayan devletlere tek taraflı dayatma olarak sunduğu, en ağır cezayı da bizlere kestiği Sevr neleri içeriyordu, önce bunlara bir göz gezdirelim.

Sevr’de Anadolu’yu yok etme eğiliminin en temel göstergelerinden biri, Türk düşmanı Lloyd George’un şu sözleridir: “Dünyanın en zengin topraklarından biri olan geniş bir ülkeyi Türk’ün mahvedici nüfuzundan kurtardık.” Aslında bu sözlerde geçen “dünyanın en zengin toprakları” vurgusu, o dönem Osmanlı sınırları içerisinde, bugün ülkemizle birlikte Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı da kapsayan bölge üzerinde zengin enerji rezervleri, verimli tarım toprakları ve su kaynakları üzerinde hâkimiyet sağlama politikasının hala geçerli olduğunu ve sömürgecilerin iştahını kabarttığını göstermektedir.

Sevr, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden Osmanlı’da saltanatını sürdürme telaşına düşmüş İstanbul Hükümeti’nin zaaflarından faydalanarak, Osmanlı topraklarını İngiltere, Fransa ve İtalya’nın nüfuz bölgelerine ayırmayı ve işgali hedefleyen, Türk halkını Anadolu’nun ortasında çok küçük bir alanda sınırlayan bir idam fermanıdır. Nitekim, Sevr’in imzalanmasından bir gün önce Lloyd George, İngiliz Parlamentosu’nda “Türkiye artık yoktur” demiştir. Hindistan’dan Mahatma Gandhi’nin bile “Adaletsizlik Anıtı” olarak nitelediği Sevr, ulusal bağımsızlığımızı tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen emperyalist bir projeydi. Anlaşma, 10 Ağustos 1920’de 3 kişilik bir Osmanlı heyeti tarafından imzalandı.

Özetle Sevr Antlaşması; başında yetkileri elinden alınmış bir padişahın bulunduğu konfor alanıyla sınırlı bir bölgeye razı olduğu, ordusu, kara-hava-deniz donanması kalmamış, işgalin ve ağır kapitülasyonların baskısı altında daha da ezilmiş, sömürülmüş, gayrimüslimlere tanınan hakların kendi halkının haklarından daha ayrıcalıklı kabul edildiği tamamen esir bir devlet öngörüyordu. Özellikle Sevr’i imzalayan emperyalist devletlerin Osmanlı’da uygulanan dinsel temelli İslami Hukuka dokunmamaları da üzerinde durulması gereken bir konudur. Hatta Lozan’da da bu devletlerin ortaklaştığı nokta, Türkiye’de Osmanlı’nın din-etnik temelli çoklu İslam Hukukunun esas alınması idi. Lord Curzon’un Lozan’da “Tıpkı Osmanlı gibi İslam hukukunu, şeriat hükümlerini uygulayın ve Osmanlı’nın gayrimüslimlere İslam’ın emri diyerek tanıdığı ayrıcalıkları tanıyın” dediklerini okuyoruz.

DİPLOMATİK ZAFERLE GELEN KALICI BARIŞ: LOZAN

Ancak Anadolu’da 23 Nisan 1920’de kurulan Kurucu Meclis(TBMM) ile egemen olan Türk ulusu, Sevr’in bu esaret fermanını kabul etmedi. Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki kahraman halkımız ve ordumuz, Kurtuluş Savaşı’nı kazanarak Sevr’i yırtıp attı. Eğer Kurtuluş Savaşı kaybedilseydi, Sevr daha da ağırlaşmış bir şekilde devreye girecekti. Yıkılmış ve parçalanmış devletin padişahı İstanbul’dan firar ederken, Türk halkı tüm yokluk ve yoksulluklara rağmen ne emperyalistlere ne de onların hain emellerine boyun eğdi. Bir devleti dipten çıkaracak en değerli güç, halkın ortak iradesi ve azmidir. Buradan çıkarılacak en önemli dersin bu olduğunu düşünüyorum.

Özellikle Lozan’a giderken, TBMM’nin 19 Ağustos 1920’de Sevr’i kabul edenleri vatan haini ilan etmesi ve 7 Haziran 1920’de İstanbul Hükümeti’nin yapacağı tüm anlaşmaları geçersiz sayması kararıyla, ulusal iradenin ne kadar güçlü olduğunu gösterdi.

İtilaf Devletleri, Lozan’a giden süreçte bile ikilik çıkarma çabalarından geri durmadılar. 7 Haziran 1920’de İstanbul Hükümeti’nin yapacağı tüm anlaşmaların geçersiz kılınacağı kararına rağmen, Lozan görüşmelerine İstanbul Hükümeti de davet edildi. Mustafa Kemal Atatürk, tüm siyasi ve stratejik dehasıyla 1 Kasım 1922’de Saltanatı TBMM kararıyla kaldırarak, Osmanlı Hükümeti’nin yetkisine son verdi. Böylelikle, Lozan’da resmi temsilin sadece TBMM yetkisiyle belirleneceği iradesini ortaya koymuştur. Bu hamle, İngilizlerin Türkleri bölme planını etkisizleştirdi ve yeni Türk devletinin tek ve meşru temsilcisinin TBMM olduğunu tüm dünyaya ilan etti.

Lozan’a temsiliyet sürecinde, Cumhuriyetin ilanına uzanan yolda yapılacak reformların hazırlığı, Saltanatın kaldırılmasından dolayı oluşabilecek tartışmaların yönetimi gibi gerekçelerle Mustafa Kemal Atatürk Lozan’a temsilci olarak gitmedi. Lozan’a gidecek isim ise, hem Batı cephesindeki askeri ve Mudanya Ateşkes Antlaşmasındaki stratejik başarıları yanında akılcı, zeki, sabırlı, inatçı, güvenilir bir kişiliğe sahip olması nedeniyle İsmet Paşa olarak belirlendi. Biri 2,5 diğeri 3 ay olmak üzere iki dönemde gerçekleştirilen ve toplam 5,5 ay süren müzakereler boyunca süreci değerlendirdiğimizde; daha ilk günden açış konuşmasında söz alması, müzakereler boyunca eşit temsil konusunda uyarıcı nitelikteki vurgusu, müzakerelerin resmî dilleri arasında Türkçenin de alınması için verdiği millî onurumuzu savunma mücadelesi, konferansın ismiyle ilgili tartışmalarda sömürgeci adlandırmaları reddetmesi, müzakerelerin başında müzakereci devletlerle aynı sırada olmayacak şekilde düzenlenen oturum düzenine keskin itirazı… Bunlar, İsmet Paşa’nın Lozan sürecini de bir savaş cephesi olarak başından beri gördüğünün somut göstergeleridir. Onun diplomatik dehası sayesinde, Sevr’in Ermenistan Yurdu ve Güneydoğu sınırlarımızı da içine alan Kürdistan’a yerel özerklik planları reddedildi. Anadolu’yu hukuki, ekonomik ve siyasi kapitülasyonların devamlılığıyla, etnik ve dinsel olarak parçalama hayalleri Lozan’da kesinlikle engellendi. Dinsel ve etnik farklılıkların azınlık değil, ayrım gözetmeksizin her bir vatandaşın bu vatanın eşit yurttaşı olduğu ve ortak yaşam temelinde birliği tescillendi. Osmanlı’yı dışa bağımlı kılan tüm kapitülasyonlar kaldırıldı, çağdaş, laik zeminde hukuk birliği sağlandı.

Lozan Barış Konferansı boyunca İsmet Paşa’nın sürekli tekrarladığı 3 temel vurgunun müzakere sürecinin seyrinde oldukça etkili olduğunu düşünüyorum:

 

  • Biz bir bağımsızlık savaşı verip kazanarak buraya geldik.
  • Osmanlı İmparatorluğu sona ermiştir. Biz yeni ve bağımsız bir devletiz.
  • Bağımsız bir ulus ve devlet olarak uluslararası toplumun eşit bir üyesi olduğumuzun kabulünü istiyoruz.

SEVR’İN KARANLIK RUHU: GÜNÜMÜZ TEHDİTLERİ VE EMPERYALİST EMELLER

Cumhuriyet’in tapu senedi, tam bağımsızlığın ve üniter ulus devlet egemenliğinin temini olan Lozan’a yönelik karalamalar, ya da Sevr’in karanlık ruhu maalesef yok olmuş değil. Özellikle büyük sermaye ve çıkar gruplarının da arkasında olduğu emperyalistlerin dünden bugüne “Büyük Ortadoğu Projesi” ve benzeri adlarla sözde demokrasi ya da barış getirme söylemleriyle karşımıza çıkıyor. Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya uzanan geniş coğrafyada etnik, dinsel, dilsel özerklik yaratma girişimleriyle hukuki ve siyasi zafiyet yaratarak, iktisadi egemenlik sağlamayı amaçlayan bu sömürgeci zihniyetin aklında maalesef Sevr bilinci yatmaktadır. Bizi de içine alan Ortadoğu, Kafkasya ve Kuzey Afrika, zengin petrol, doğalgaz ve maden rezervleriyle emperyalist devletlerin birincil cazibe merkezi durumda. Prof. Dr. Türkel Minibaş Hocamızın “Bu Kez Düşmanın Adı Terör” kitabındaki tespitlerini bu anlamda çok kıymetli buluyorum. Kitabında belirttiği gibi, Afganistan’dan Pakistan’a, Tunus’tan Libya’ya, Kuzey Kafkasya’dan Türk Cumhuriyetlerine, Suriye, İran, Irak’a uzanan, geniş coğrafya, emperyalistlerin “böl parçala yönet” modelini uyguladığı hedef bölgelerdir. Bugüne kadar ülkemizi bu sinsi ve kötü sömürge emellerinden bizi kısmen de olsa koruyan; üniter ulus birliğimiz, çağdaş, laik, demokratik Cumhuriyete ve kurucu değerlere olan  bağlılığımız, bir asır önce temeli atılan eşit yurttaşlık, çağdaş laik hukuk zeminimiz ve Anayasamızdır.

Bugün ne üzücü ki, tüm dünya çağdaş, laik ve modern hukuku esas alırken, bizde etnik-dinsel ayrıştırmaları barındıran İslam hukuku ve Osmanlı millet anlayışı yeniden tartışmaya açılıyor. “Çözüm Süreci” veya “Terörsüz Yaşam” gibi söylemlerle, etnik gruplara özerklik gibi bizleri kaygılandıran tartışmalar gündeme getiriliyor.

Öte yandan, sömürgeci zihniyetin din-ticaret-siyaset üçgeninde yer aldığı ve ülkenin kaynakları üzerinde rant sağlama arayışında olduğu açıkça görülüyor. Tam da bu noktada, Siyasal İslam ve Sömürgeci Emperyalistlerin işbirliğini deşifre eden Uğur Mumcu’yu anmadan geçmek olmaz. Din-Ticaret-Siyaset adlı kitabında bu tehlikeli ilişkiyi şöyle özetler:  “Bir üçgen bu. Ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni. Bunlar dindarın sahtecileridir. Zavallı yoksul Müslüman yurttaşların kanlarını emenler de bunlardır. İnanç sömürücüleridir bunlar… Bir yanda sahte Müslümanlar, din tacirleri, inanç sömürücüleri… Bir elleri siyasette, öbür elleri ticarette, ayakları da tarikatlarda dolaşanlar…”

Bugün, serbest ve denetimsiz özelleştirme politikalarının acı bir sonucu olarak, dört bir yanda ormanlarımız alev alev yanıyor; öte yanda maden yasası adı altında verimli topraklarımız, zeytinliklerimiz ranta açılıyor. Bu durum, aslında kendine çıkar sağlayan yabancı şirketlerin ve onların arkasındaki emperyalistlerin ülkemiz üzerindeki emellerinin en görünür yüzlerinden biridir. Kendi ülkelerinde dahi gösteremeyecekleri serbest girişim cüretini, bizim verimli ve zengin topraklarımızda, doğa varlıklarımız üzerinde, ülkemizin iktisadi zaaflarından faydalanarak gösterebildiklerini açıkça görmekteyiz.

Özetle;

Bu ülkede, “çözüm süreci” adı altında etnik, dinsel ya da dilsel özerklik tanımak, eşit yurttaşlık temelinde kurduğumuz birlik ve beraberliğimize geri dönülmez yaralar açacaktır. Bugün toplumsal barış ve huzurun sağlanması, ancak eğitimden hukuka, ekonomiden yaşama kadar yaşanan eşitsizliklerin giderilmesiyle mümkün ve kalıcı olacaktır.

Çözümü doğru yerde aramak yerine, bir asır boyunca bizi ayakta tutan temelleri sarsacak yerlerde ararsak, bedeli çok daha ağır olacaktır. Kapitalizmin küresel hegemonyasını sürdürmek için “önce parçala” modelini benimseyen yaklaşımlar, ulus devletlerin varlığına ve bağımsızlığına ciddi bir tehdittir. Bu planlar, demokratik kırılganlıklardan beslenerek ülkeleri ekonomik ve siyasi olarak zayıflatıp, tüm zengin kaynaklarını kontrol etmeyi hedefler.

Bizim için çözüm, farklılıkları ayrıştırmada değil, ortaklıkları birleştirmededir. Eşitlik ve adalet temelinde tüm vatandaşlarımızı kucaklamak, toplumsal barışımızın yegane güvencesidir.

Bugün, emperyalizmin ülkemize mezhep temelli, ayrıştırılmış yönetim tarzı olan Lübnan rejimini ya da Osmanlı’nın etnik farklılıkları ayrıcalıklandıran millet sistemini örnek göstermesi gibi yaklaşımlar, Lozan ile tescillenen üniter, laik ve eşit yurttaşlık temelli yapımızı hedef aldıklarını gösterir. Böyle bir model, ulusal birliği zayıflatır, devleti dış müdahalelere açık hale getirir. Gerçek barış, ayrıcalıkla değil, tüm yurttaşların sosyal, ekonomik, siyasi, hukuki açıdan eşit haklara sahip olduğu ortak bir yaşamla inşa edilir. Sevr tehdidi baskısını artırdıkça, Lozan’ın bize öğrettiği derslere sıkı sıkıya sarılmalıyız. Lozan, bu yeni nesil tehditlere karşı en doğru barış zemini ve en güçlü kalkanımızdır.

Sonuç olarak, Lozan, Türk milletinin azim ve dehasının eşsiz bir örneğidir. Atatürk’ün önderliği ve İsmet İnönü’nün başarısıyla kazanılan bu zafer, yaklaşık 10 yıllık bir savaşın sonunda bize 102 yıllık bir barış ve bağımsızlık mirası bıraktı. O gün olduğu gibi bugün de ulusal egemenliğimize, toprak bütünlüğümüze ve üniter yapımıza sahip çıkmak, en önemli yurttaşlık görevimizdir.

Aslı TAMTÜRK

 

 

 

BU HAFTAKİ TARİH OKUMA ÖNERİLERİM

Bu hafta yararlandığım ve sizlere de özellikle tavsiye edeceğim üç değerli eser:

 

  • Lozan – Sinan Meydan:
  • Kurtuluş Kuruluş – Bülent Tanör
  • Yüzyıl Önce Yüzyıl Sonra Sevr ve Lozan – Cengiz Özakın

 

Aslı Tamtürk

 

 

 

 

 

 

 

 

 


EGEDE YAŞAM  :::  Özgür İnternet Gazetesi

Halkın ve Sadece Haklının Yanında…

YAŞASIN CUMHURİYET…

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ…

                                                                                                                                NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x